1 Ocak 2013 Salı

 
2013'e dair: Pantha Rhei... Her şey akar... Ama?.. 
 

“Oranlar ne âlemde?” diye sormuştu adam.
Gülümseyerek, “İdeal” demişti kadın, “olması gerektiği gibi.”
“Yani?..”
“Yüzde 99 aşk ile yüzde 99 meşk arasında değişken. Bu oranlar arasındaki her seviye ideal. Yeter ki, birinden biri en az yüzde 1’e sahip olsun. Aşk veya meşk… biri sıfırlanmadığı sürece her zaman bir umut var demektir.”

(…)
“O zaman tamam” demişti adam. “Aşkı bundan sonra katık etme.” Kadın bakınca, eklemişti: “Ben de çok var.”
O da erkeğinin elinden tutmuş, burnunun ucuyla yolun sonunu, denizi işaret ederek, “Raylarımız buraya kadar geldi. Vagonlar bir bir boşaldı. En uzak istasyondayız artık. Konu aşksa, zannederim buraya kadar hiç gelen olmamış bugüne dek. Elimi sıkı tut!”
Elini sıkı sıkı tutmuştu adam. Buğu, “Hatırlıyor musun…” demişti, “bir gece, Galeri’de, minik terasımızda, ‘Aşk sonsuza dek gerçekten sürebilir mi, yoksa dedikleri gibi yaşadıkça hızla tüketiliyor mu?’ diye sormuştum sana. Sen de bundan korkuyordun en çok…”
Çizgi gözlerini uzakta gümüşi-kızıl yanıp sönerek ışıldayan denizden ayırmadan, “Ne demiştim ben?” diye sordu.

“’Aşkın çevresinde farkında olmadan biz de aynı yörüngede, aynı hızda hareket edersek, bunu yaparken aynı zamanda kendi çevremizde de dönebilirsek, başarabiliriz’ demiştin. Aşk bu niyetimizi hissettiğinde bize yardım edecektir. Önemli olan ilk günkü gibi sevişmek ve birbirimizi o günkü gibi yaşamak değil. Hatta yine filozof arkadaşlarından birinin lafını satmıştın, her şey değişir anlamında?..”
“Pantha Rhei… Her şey akar…”

“Evet, her şey akar. Asıl önemli olan, aşkın o günkü hızında yaşamak ve sevişmek demiştin. Artık birbirimizden bir kanıt bekliyor olmamak. Yine de inandırıcılığımızı kaybetmemek için ara sıra birbirimize mucizelerimizi göstermek. Hayatın sürprizleri bittiği yerde yenilerini yaratmak. Sırları tüketmemek. Birbirimizin gözünde güzel kalabilme kaygılarımızın ve hayatın saçma ayrıntılarını paylaşabilme heyecanının son bulmaması. Eskiyi gücendirmeden, yeni mekânlar, yeni insanlar bularak, yeni olaylara karışarak ilişkimizi hâlâ sorgulatmanın, tenimizde ve ruhumuzda yeni keşiflere çıkmanın keyfini yaşamak. Birbirimizi güldürmek. Ara ara saklanmak. Birlikte çapkınlık yapmak. Her aşkın kendine özgü doğasınca kıvama geldiği dengede birbirimizi mala dönüştürmeden  sahiplenmeyi başarabilmek. Aşk, sevgiye düşman değil demiştin; ama tutkusunu ve gizemini kaybetmemişse… Punduna geldiğinde bile sadık kalabilmek için.”

(Aşkın Haçsız Seferi'nden)

2013'de de tutkularınızın, gizeminizin ve ihtimallerinizin tükenmemesi dileğiyle...                          

1 Mart 2010 Pazartesi

Aşkın Haçsız Seferi, 2007 de Yaratıcı Yazarlık Kursu adında bir öykü kitabı yayınlanan Hakan İşcen’in Doğan Kitap'tan çıkan ilk romanı. 25 bölümden oluşan roman 25 şiirden yapılan alıntılarla kurgulanmış. Şiirler de yazara ait. Yazar ayrıca her bölüm için 25 şarkı önerisinde de bulunuyor okura.
Aşkın Haçsız Seferi, Gölge Kadınlar ve Gölge Adamlara adanmış bir meçhul âşıklar manifestosu…

“…hoyratça aransa üstümüz
sinsice eşelense cebimiz
hiçbir şey çıkmazdı birbirimizden başka;
ne ihanete, ne sadakate
bulamazlardı bir kanıt
biz; birbirimize görünür
birbirimize kokardık…”


Onlar ki, bir çocuk kadar kirli, bir çocuk kadar temizdiler. Kelebek ömürlü aşkların bir bakış, bir duruş ve binlerce dokunuş ekleyerek birbirine evrim geçirmeden de bir gecede kaplumbağaya dönüşebileceğini öğrendiler birlikte.
Onlar ki, Amsterdam’dan Hong Kong’a, Cihangir’den Bozburun’a, gittikleri her muhbir şehrin gözünü bağlayarak, korku ve tutkunun paranoyak gelgitlerinde gün ortasında otel kundakladılar… Saklandılar, kaçtılar, kendi dillerini, kendi dinlerini yarattılar…
Onlar ki, gözü bağlı kâşifiydiler tenlerinin; bilmeden anakara olduğunun keşfedilmemiş haz adalarına çıktılar birbirlerinin. Ses hızında bakıştılar, ışık hızında soyundular, şefkat hızında seviştiler. Kudretlerinden de, acizliklerinden de korktular.
Onlar ki, ölümün serçe parmağına giren kıymıktı; şeytanın hıçkırık tutması; Tanrı’nın göz seğirmesi… Yegâne zaferleri ihanetleriydi… Hep başkalarının baharını yaşadılar. Yabancı yağmurlardı üzerlerinde kuruyan, başkalarının yollarında öpüştüler her zaman. Onların ki yasaktı. Yasak olmayanlar ise, imkânsız.
Onlar ki, anaşırı işlenen düşünce suçuydular birbirlerinin; firar ettikleri her gece, yaka paça yakalanıp ütüsü bozulmamış işlemeli saten yataklarda geçiyorlardı işkenceden. Hafifmeşrep meleğin sofu şeytanın koynuna girdiği, çanak çömleklerin sinsice çatladığı bir mezhebin cehenneminden kovuldular. Belki de, hırsızın vicdanından tanrının nefsine tünel kazan iki yaramaz kurttular elmanın içinde.
Onlar ki, onca zaman onca çaba tanrının inayetiyle çıktıkları kuyuya aşkın inayetiyle güle oynaya indiler. Yaşamaktan çok öldüler.
İlk aşkların kanıyla kaleme alırken birbirlerinin vahiylerini, küstahça hadlerini aştılar: Birbirlerini birbirleri için yarattılar!..

Bu onların hikâyesi. Buğu’nun ve Çizgi’nin.
Belki de sizin… onun… diğerlerinin.

AŞK YASAK! Asuman Kafaoğlu Büke

22 Ocak 2010 Radikal Kitap'tan...

'Aşkın Haçsız Seferi', aldatma hikâyelerindeki entrikayı her boyutuyla veren bir roman. Bu yönüyle aldatma öyküleri bir anlamda dedektiflik öykülerine benzer. İlk açık nerede verilecek paniği, hiç bitmeyen parçasıdır bu tür ilişkilerin. Poyraz ile Duygu için de durum farklı değil, bir yandan yakalanmaktan delicesine korkarken, diğer yandan yakalanıp rahatlama isteği de yok değil

Günümüzde evlilikleri çıkmaza sokan başlıca nedenlerin başında, kuşkusuz, toplumsal baskı geliyor. ‘Sonsuza dek’ yalanına zorla inandırılmış tekeşlilik, sonuçta çoğu insana kendini yetersiz ve mağlup hissettirmeyi başarıyor; hâlbuki başarısızlık bireylerin değil, sonsuza dek değişmezlik vaat eden evlilik yapısında aranmalı. Günümüz romanının en sevilen konularının başında pek çok çeşitli aldatma öyküsü, aşksız evlilikler, kıstırılmış çiftler gelir oldu. 19. yüzyılda bu romanların kahramanları aşksız evlilik kıskacından kurtulma çabasındaki kadınlardı; şimdi ise (belki de kadının toplumsal yerinin güçlenmesi yüzünden) evliliğin ezdiği erkekler kahraman oldu.

Bu hafta kitapçı raflarına giren Hakan İşcen’in Aşkın Haçsız Seferi adlı yeni romanı da yasak bir aşk hikâyesi anlatıyor. Roman kahramanları Poyraz ve Duygu, yirmi yıl kadar önce severek ve isteyerek evlendikleri eşlerinden bıkmış, ortak bir zevk alanı bulamaz olmuşlardır. Her ikisi de gelir düzeyi yüksek, sık seyahat eden, lüks zevklere sahip insanlardır; birlikteliklerini İstanbul sokaklarında tanınma korkusuyla rahat yaşayamazlar ama Londra, Amsterdam, Hong Kong’da özgürce aşklarının tadına varırlar. Roman baştan sona bu iki aşığın üzerine yoğunlaşıyor. Yazar özellikle başka karakter koymuyor araya ve adeta okurun Poyraz ve Duygu’ya odaklanmasını istiyor. Birinin karısı ve çocuğu diğerinin kocası çok silik ve arka plandalar; ayrıca ortak dostları olmadığı gibi, roman boyunca başka vesilelerle konuya dâhil olan bir tek dost da yok. En yakın arkadaşlarına bile söylemedikleri bir aşk yaşıyor gibiler, çünkü romanda başka kimse görünmüyor. Beş yüz sayfa boyunca süren aşk öyküsünü sadece iki karakter kullanarak anlatıyor İşcen fakat ilginç bir yöntemle romanı kalabalıklaştırmayı başarıyor. Roman boyunca Poyraz ve Duygu farklı benliklerle karşımıza çıkıyorlar. En âşık oldukları anlarda Çizgi ile Buğu; en umursamaz anlarında Selim ve Nazan; endişeli anlarında Gölge Adam ile Gölge Kadın oluyorlar ayrıca içlerinde toplumsal baskıları temsil eden, aşklarını özgürce hissetmelerini engelleyen benlikler de yok değil, onlar da eşlerini ne kadar üzdüklerini, yanlış yaptıklarını söylemeden duramıyor. Böylece iki kişiyle başlayan ama bazen altı kişiye çıkan bir koro olabiliyorlar.

Aşkın Haçsız Seferi’nde iç sesler ayrı bir önem taşıyor. Anlatı bazen dışardan, bazen de kadının ya da erkeğin iç sesleriyle aktarılıyor. Aynı olayı farklı açılardan görmemize yaradığı gibi, karakterlerin de içine sokuyor bizi. İç seslerin duyulduğu bir kaç bölümde sesin kime ait olduğunu anlamamak benim çok hoşuma gitti. İlk başta kadının sandığım enigmatik ses sonra erkeğe ait çıktı. Sanırım yazar ‘biz’ olma haline vurgu yapmak için bu iç sesleri karıştırmamızı istedi.

Sondan başlamak

Aşkın Haçsız Seferi’nin çok ilginç bir yapısı var. Nisan 2005 ile başlıyor ve her bölümle zamanda geri giderek, Poyraz ile Duygu’nun tanıştıkları 2001 yılına kadar geriliyor. Sonra buradan 1980’lere kadar gidip her ikisinin de eşleriyle nasıl tanıştığı ve evlendiği öyküsü anlatılıyor. Geçmişteki bu duraklardan sonra zaman bu sefer ileri doğru akmaya başlıyor. Görsel olarak roman, çifte dikiş giden bir makine gibi: zamanda geri giderken anlattığı yılları sonra ileri giderken tekrar anlatıyor fakat bu sefer okur ilişkilerin kaynağını biliyor. Sonunda roman, başladığı zamana yakın bir zaman diliminde bitiyor. Adeta yazar okuru çıkardığı yolculukta yeniden başlangıç noktasına getiriyor. Tam tur atılmış ve tamamlanmış bir yolculuğun sona ermesi gibi bir bütünlüğe sahip roman.

Romanın kahramanı Duygu, orta yaşlı (sevdiği adamdan birkaç yaş büyük) ve kendine güvenini yitirmeye başlamış bir kadın. Roman boyunca her iki sayfada bir, Poyraz tarafından güveninin tazelenmesi gerekiyor; hiç durmadan güzel buluyor mu, aşkı bitecek mi, ayrılacaklar mı, hep sevecek mi, göğüsleri fazla mı küçük, yaşlandığında yanında olacak mı gibi sorulara boğuyor sevdiği adamı. Yanıtları her zaman endişelerini giderecek yönde olsa da, Duygu’yu rahatlatmaya yetmiyor. Duygu aslında fazla ilginç bir kadın değil, hayatında aşktan başka hiç bir şeyi yok gibi. Yoğun bir işi olmasına rağmen, ne bir hobisini görüyor ne de bir tutkusunu hissediyoruz. Görünen tek tutkusu Poyraz’a duyduğu aşk. Oysa Poyraz onunla buluşmak üzere beklerken okuduğu kitaplarla, yazdığı çok güzel şiirlerle, yelkene doğaya felsefeye ilgi duyan biri. Konuşmalarında da ilgi alanının genişliği hissediliyor; Duygu’nun ise birkaç yerli film bilgisi dışında bir konuyla yakından ilgilendiğini görmüyoruz. Ayrıca Poyraz’ı elinde kitapla gördüğünde ne okuduğuna ilgi göstermemesi ya da yelkenle çıktıklarında beceriyi alaya alışıyla fazla derinliği olmayan bir kadın tiplemesi olarak görülüyor. Onun için sadece sevilmek önemli. Bu tek boyutundan roman boyunca çıkmıyor. Bu yüzden de Poyraz’ın aşkını anlarken, Duygu’nun aşkını tam anlayamıyoruz. İşcen özellikle Duygu karakterini fazla boyutlu yapmayıp belki de aşka yoğunlaşılmasını sağlamak istedi. Okur da aşkın bu kadın için ne denli zorunlu olduğunu bu şekilde anlıyor. Yaşam ile ölüm kadar önemli aşk ve aşksızlık. Duygu’nun orta yaşında bulduğu aşkı kaybetmekten deliler gibi korktuğunu anlıyoruz. Poyraz’da göreceği en ufak bir duygu gerilemesini kaldıracak halde değil; bir gün telefon biraz geç çalsa, üsteleyici aşk sözcükleri söylenmese ya da güzelliğine övgü yağdırılmasa, hemen umutsuzluğa kapılıyor. Bir başka ilginç nokta, Duygu’nun arkadaşının olmaması. Genelde aldatma öykülerinde yakın dostlar önemli rol oynar, bu romanın kahramanları için durum böyle değil. Seyahatleri sırasında tanıştıkları birkaç yabancıdan başka kimseyle konuşmuyorlar. Bu da yazarın karakterleri duyguları içinde iyice izole etme tekniklerinden biri olarak görülebilir.

Aşkın Haçsız Seferi, aldatma hikâyelerindeki entrikayı her boyutuyla veren bir roman. Bu yönüyle aldatma öyküleri bir anlamda dedektiflik öykülerine benzer. İlk açık nerede verilecek paniği, hiç bitmeyen parçasıdır bu tür ilişkilerin. Poyraz ile Duygu için de durum farklı değil, bir yandan yakalanmaktan delicesine korkarken, diğer yandan yakalanıp rahatlama isteği de yok değil. Yine de roman boyunca eşlerin fark edeceği detaylara dikkat ederek, tanıdık kimselerle karşılaşmamaya özen göstererek, gölge adamlar olarak yaşıyorlar. Bazen bütün bu gizliliğin yarattığı heyecan aşkın kendisinden bile fazla oluyor. Gizliliğin yarattığı heyecanın doğasına çok kereler değiniyor Hakan İşcen, ayrıca aşkın sonsuzluğunu da sorguluyor. Özellikle her ikisinin eşlerinin masallardaki gibi ‘kötü’ olarak sunulmaması iyi oluyor. Poyraz âşık olup evlenmiş ve evliliğinin ilk yıllarında çok mutlu olmuş biri; buna rağmen yıllar içinde heyecanlarını yitirmiş, konuşacak ortak konuları kalmamış, sıradanlaşmış bir çiftin aşksız bir birlikteliğine dönüşmüştür evliliği. Romanın özünde, içinde şiddet ya da nefret gibi aşırı duyguların olmadığı, kavganın da pek uğramadığı, ‘normal’ evlilikler var. Ne Poyraz ne de Duygu uçlarda bir mutsuzluk yaşamıyorlar sadece zaman içinde azalmış aşkları ya da sevgileri onları başka yöne sürüklüyor. Tam da bu noktada durup düşünmek gereği duyuyoruz, eğer hiç sorunsuz başlayan ilişkileri bittiyse, şu anda sürdürdükleri ilişkinin de biteceği kesin değil mi? Hakan İşcen aşka övgü yazıyor fakat aşkın sonsuzluğunu sorgulamadan edemiyor. Roman bu açıdan okuru düşünmeye sevk ediyor.

İşcen daha önce Yaratıcı Yazarlık Kursu adlı öykü kitabıyla dikkat çekmiş, ilk romanını merakla beklediğim yazarlardan biriydi. Romanın yapısı özellikle edebiyat meraklılarının ilgisini çekecek türden; konusu ise herkesin seveceği gibi...


AŞKIN HAÇSIZ SEFERİ

Hakan İşcen, Doğan Kitap 2010
503 sayfa, 25 TL.

6 Ocak 2010 Çarşamba

Ve Aşkın Haçsız Seferi'nde alıntılanan "Biz" adlı şiirin tamamı:

B İ Z :
‘aşkkırımdı bize dayatılan;
belki de birbirimize yaptığımız, ya da yapamadıklarımızdı…’


hoyratça aransa üstümüz
sinsice eşelense cebimiz
hiçbir şey çıkmazdı; birbirimizden başka!
ne ihanete, ne sadakate
bulamazlardı bir kanıt;
biz birbirimize görünür
birbirimize kokardık…

sadece birbirimizin günahlarını bağışlayabilirdik
birbirimizi aldatabilirdik ancak.
bir Allahın kulu yoktu
lafı döndürüp dolaştırıp bize getirmek istediğimizde
bıkıp usanmadan birbirimizi anlatırdık birbirimize...
bu kadar yalnızdık yani;
aşkın iki kişilik kalabalığı bile yetmiyordu
yalandan da olsa
biz de şahitlenmek isterdik diğerleri gibi;
belki bunun için taksi şoförlerini seviyorduk
ve bizim olmayan şehirleri.
hep başkalarının baharını yaşadık
başkalarının güneşinde ısındık
yabancı yağmurlardı üstümüzde kuruyan
onların yollarında öpüştük: her zaman.
kendimizinkiler yasaktı bize
yasak olmayanlarsa, imkânsız…
şüpheye düşüyorduk sık sık
yaşıyor muyduk; yoksa bir düş müydü her şey?..
sırf bu yüzden
ıssız sokaklarda karşımıza elektrik direklerini alıp
güle oynaya koşuyorduk el ele: bizden size kim düşe!
hiç bilemedik;
içinden geçmek mi
takılmak mı iyiydi, direğe?..

mutlu tebessümlerle çerçevelenerek
kristal camlı büfe üstüne yerleştirilen ajurlu hayatımızda
hiç yaşanmaması gereken edepsiz bir an’dık, kimilerince.
ilk ve son ibadetiydik birbirimizin;
fon kağıdından kırpma fırfırlı sadakatlerin ardında
hafifmeşrep meleğin sofu şeytanın koynuna girdiği
çanak çömleklerin çarnaçar çatladığı bir mezhebin
cehenneminden kovulduk!
ilk aşkların kanıyla kaleme aldık
birbirimizin vahiylerini,
sıradan rastlantıları bile maharetle anlamlandırırken
küstahça haddimizi aştık:
biz birbirimizi, birbirimiz için yarattık!..

gözü bağlı kâşifiydik tenimizin;
bilmeden anakara olduğunun
keşfedilmemiş hazadalarına çıktık birbirimizin.
mucittik: bir ihtimalden bir ömür biçtik
o güne dek kimsenin görmediği çizgileri
bilmediği benleri bulduk
gecelerce öz’lüm orucuna yatan ruhlarımızda.
bizimdi;
farklı kıyılarda ayın aynı ışıltılı patikasından yürüyen
geveze suskular…

her şey doğru; ya da zararsız
herkes iyi; ya da katlanılabilir olmuştu gözümüzde
bizi hiçe sayıp
bedenlerimizi devre mülk gibi kullanırken aşk
farkında olmadan dönüşüyorduk ilk suretimize.
en çalışkan tembelliğiydik birbirimizin;
olanlarsa, aşkın dâhiyane bir provokasyonuydu hayata.
anaşırı işlenen düşünce suçuyduk;
firar ettiğimiz her gece, yaka paça yakalanarak
ütüsü bozulmamış işlemeli saten yataklarda
geçiyorduk işkenceden.

yıllardır beklenen büyük patlamanın
oradan geçen iki utkulu kurbanıydık belki de…
bir insanın giyebileceği en ağır hükümdü: hasretimiz
aldığımız nefesin ancak binde birini veriyorduk yüzümüze
geri kalanı çağrışım işçiliğiydi gıyabımızda…
birbirimizi güzelliyorduk;
çocukken sona bırakılan yemin masumiyetinde:
‘anam babam ölsün ki,
hiç kimse seni, benim kadar sevmedi…’

birbirimizin muammasıydık;
ne yazık ki
mutluluk ve mutsuzlukların
eklemlenmesiyle oluşuyordu hayat;
belki de her şeyden çok
Tanrıya inat
ölümsüzlüğüydük birbirimizin;
ve ikimiz de biliyorduk ki
sadece biz...
biz öldürebilirdik hunharca birbirimizi!

5 Ocak 2010 Salı

AŞKIN HAÇSIZ SEFERİ' NDEN BAZI ALINTILAR:

…Olmak veya olmamak değil, ona ait olmak veya olmamak. Artık, mesele bu!..
Onu beklemek… Ona gitmek!.. Uçaklara binerek trenlerden inerek, bazen denizaşırı, bazen bir boğaz ötesi, heyecanla tüketilen uzaklıklar. Yabancı şehirlerdeki bu gizli kavuşmalar ise, başlı başına bir ayindi ikisi için de. Kendilerini özlemle terbiye ederek o inanılmaz kavuşma anına kilitlenen ruhların, fırtına öncesi dingin bekleyişi... Gidenin de, bekleyenin de, iliklerine dek hissettikleri o en faşizan aidiyet!..
( 1.ADAGIO, giriş…)

…Oysa adam, kadından habersiz, yolda, arabada, nerede olursa olsun “Bakmama” oyunu oynuyordu kendince. Aslında sadece oyun değil; gönüllü sadakat körlüğü!.. Karşıdan güzel bir kadın gelirken “bakmayacağım” der, başını çevirirdi adam. Hatta inadına tam o anda, onu düşünür, onun buğulu bakışlarını kestane bir perde olarak indirirdi gözlerine. Baksa ne olacak ki, kimin umurunda, ama bakmazdı işte. Huzur dolardı içi. Yerine getirilen bir ibadet kıvamında. Mutlanırdı oracıkta. Gözlerine dek sadık kaldığı için ona….
( 2.TERAS, syf.53)

Baktı kadına gözlerini kısarak; doğruldu hafifçe, ”Oranlar ne durumda şu an?” dedi.
“Yüzde 95 aşk, yüzde 5 meşk…”
“Eh!.. hemen hemen aynı.”
Çok nadir olarak içinde bulundukları anda aşk ve meşk arasında farklı kutuplarda dolaşırlardı. O an içinde oldukları hal farklı olsa da, sinsice güney kutbuna inmiş olan bunu yüzü kızararak kesik soluklarıyla, kuzey kutbunda kalmış olan masumane bakışlarıyla belli eder; sonuçta biri ötekini söz, im ve dokunuşlarla kendi tarafına çeker; o düşsel uzamda el ele, ama ne olursa olsun, yine aynı duygu ve tutku halesinin içinde, ortada, ekvatorda buluşurlardı…
( 3. HYDE PARK, syf.77 )

“Yataktaki kadınla erkeğin âşık olduğunu nasıl anlarsın?”
“Bilmem… Nasıl?..”
“Burun buruna birbirlerine bakarak sevişiyorlarsa… Ve her şey bittiğinde, daha
hiçbir şey başlamamış gibi, hâlâ bu minik okşayışlar süregidiyorsa…”
(4. AYNA, syf.98 )

Mırıldandı Çizgi, “Şu tapınak, bütün günahlarımızı alacak kadar büyüktür umarım.”
Kadın onu duymuştu: “Sonuçta bir Taç Mahal değil, o kadar abartma.”
Karşılıklı, mutlu gülücükler.
( 5. TAPINAK, syf.101 )

Artık yazgılarını birlikte değiştirmek veya bu aşkın sadece hak ettiği kadarını yaşamak ortak yazgıları olmuştu. Sadece birbirlerini değil, kaderlerini de sevebilmeleri için gerekli olan buydu: “Amor Fati!..” Adamın filozoflarından biri daha! Tanrı’yı acımasızca öldürse de, şunda haklıydı: “Uçurumları sevenin kanatları olmalı!..”
Başkasının elinde olan, başkasına ait olan nasıl sahiplenilip sevilebilirdi ki?.. Ama bir sevgili, ama kader… ne fark eder? Eğer sevecek bir kaderleri olmayacaksa, bir harf kaydırarak kalana razı olacaklardı: “Amorf Ati!..”
( 6. BUZMAVİSİ SOKAĞI, syf. 123)

…Bu aşkın… belki de her aşkın kendine özgü ritüelleri var. Bu konuda gördüğüm kadarıyla, asırlık mason localarından bile titiz. Bir şeyi atlarsam, bir milim irtifa kaybedersem acımasızca başa döndürülüyorum. Sisifos ile aynı kaderi paylaşıyoruz. O taşı bıkıp usanmadan zirveye taşımam lazım. Ama benimki tüyden hafif!.. Ben Sisifosların en mutlusuyum!.. Yaralanıp berelenebilirsin, önemli olan yorulduğunu hissetmemen. Âşıksan yorulmuyorsun ki! Yorulduğunu ilk hissettiğinde ise, zaten o çoktan gitmiş oluyor. Bir soru karşısında saniyelik bir çekince, uluorta nedensiz bir iç çekiş, anlamını bulamayan bir bakış, bir anda ilk güne döndürüyor beni. Ve o kaçınılmaz soru, her seferinde karşıma dikiliyor devasa bir kaya olarak, olanca heybetiyle: ‘Yoksa eskisi kadar sevmiyor musun beni?..’
( 7. ÜÇGEN, syf 145)

…Öpüşmek nedir ki?.. Öpüşmek aşktır!
Tutkular –hele yabancıysa birbirine– dudak büker, hiç önemsemez dudağı, hatta kaçar ondan. Dudak dudağı aramaz orada, salt ten arar kuru açlığını gidermek için.
Beden bedeni değil, dudak dudağı özlerse, aşktır.
Öpmek aşka dahildir, ön sevişmeye değil; öpüşmek, başlı başına ön aşktır zaten…
( 8. GALERİ, syf 179)

…O, başkalarının yanında hep ‘birileri’dir. Birisi değil, birileri… Meçhul biri yerine, meçhul birileri diye lafa girmek, yasağı yasal hale getirir; küçücük bir çoğul eki şaşırtıcı bir şekilde davaya meşruiyet kazandırır hemen. ‘Birileri’ şu filmi görmüş çok beğenmiştir; ‘Birileri’ herkesten farklı olarak hükümetten çok muhalefeti eleştirmektedir. ‘Birilerinin’ söylediğine göre hafta sonu Balkanlar’dan soğuk hava gelecektir. ‘Birileri’ önümüzdeki ay borsanın düşeceğini tahmin etmektedir. Aynı zamanda filanca sanatçımızın gay olduğunu söyleyen o ‘birileri’, İstanbul’da yeni açılan falanca restoranı da tavsiye ediyorlardır. Aşkın bahsetme semptomu!..
Bu ‘birileri’ ne çok bilir. Ve de hep doğrudur dedikleri. Veya o dediği için doğru olmak zorundadır. Konu, süne ve kımıl gibi hububat zararlılarına karşı alınacak önlemler bile olsa, nasıl olur anlamam, laf döner dolaşır sonunda ona gelir. Ben o ‘birilerini’ öyle seviyorum ki…
( 9. MORS AŞKI, syf. 195 )

…Tam olarak ne zaman uçup gitmişti aşk?
Nerede bitti?.. Belki o küçük sürprizlerimiz bittiğinde. Aşk gitmeden, galiba önce sürprizler gidiyor. Mesela, zamansız bir çiçek... Zamansız bir dokunuş. Yürekten kopan nedensiz bir hediye. Belki bir partide, bir arkadaş grubuyla gidilen bir eğlencede, kalabalıkların arasında göz göze gelmeler tükendiğinde. O dizeler artık zihinlere düşmemeye başladığında. Belki şarkılar kudretini yitirdiğinde. Getirilmeyen bir hırkada, örtülmeyen bir battaniyede. Açılmayan bir araba kapısında, tutulmayan bir paltoda. Biraz da kavuşmalar ve vedalardaki ölü sarılmalarda. Soyunurken veya giyinirken birbirimizden gizlediğimizi sandığımız o kaçamak bakışlarda. İlklerin anlamını yitirip, ruhsuz yıldönümleri dışında, 75. ayımız, 1000. günümüz gibi sıra dışı kutlamalara son verildiğinde… Öpülmeyen dudakta. Yürünmeyen yollarda belki. Bilmiyorum…
( 11. BOŞLUK, syf. 220 )

…Bir muammaya ihtiyacımız vardı. Bu muamma sayesinde aşk yaşayacaktı… Hiçbir zaman kavuşmamamız gerekiyordu. Kavuşmak sonun başlangıcıydı. Kavuştuktan sonra erkeğini öldüren Karadul’un bir gecelik mutluluğunu değil; peygamber böceğinin ışığa ebedi özlemini istiyordum... Peygamber sabrıyla! Kısacası ‘muammalı ebedi bir özlem.’ Yegâne formül buydu.
Oysa ben, o adamla birlikte turkuvaz ahşap pencereli bembeyaz bir hücrede müebbede mahkûm olsam bile, her gün binlerce muamma, binlerce özlem yaratacak kadar seviyordum onu; olur da, hayat bir gün şans verirse, tek bir özlem, tek bir muamma kırıntısı kalmasa bile. O dahil, dünyanın haberi yoktu...
( 14. SINIF, syf. 272 )

…Şöminedeki ateş, atılan odunlarla hâlâ sıcaklığını dalga dalga salıyordu; ama artık tenleri kavurmak adına eskisi gibi, tepeden bakmıyordu onlara. Yenilgiyi tatmış, biraz önce şahit olduklarıyla o bile terlemişti. Onun ateşinin asla beceremeyeceği kadar ılınmıştı duvarlar. Ayazın buğusunun yerini şehvetin buğusu almıştı. Karşısında sürtünen tenlerin çıkardığı kıvılcımlar odayı kendi alevlerinden daha fazla aydınlatmıştı. Belki, evin dışından da görülmüştü; şöminenin karşısında patlayan rengârenk flaşlar… Bütün sevişmeler güzeldir kuşkusuz. Ama sadece Gölge Kadın ve Gölge Adam seviştiğinde olur, bu ışıklı gösteri...
( 15. ŞÖMİNE, syf. 286 )

…Belki de her şey tarihsel bir döngüydü. Suçluların değil, suçlananların yüzyıllardır beyaz bir duvarın önünde kurşuna dizilmesi… İsterik bakışlarla! Biricik ihanetlerini çoğu kez bir ilk bağ bozumu coşkusuyla bu duvarın önünde yaparlardı. Her dokunuşları vücutlarında onulmaz bir kurşun yarası açar, bembeyaz duvarda masmavi lekeler kalırdı. Aslında en güvensiz sınırdı bu leke, zevk cümbüşünde aşkla tutku arasına çizilen… Gövdeler yaralarını daha fazla taşıyamayıp duvar dibine, birbirlerinin üstüne düştüğünde, bir kez daha bıkıp usanmadan sınır ötesi harekâta başlardı bakışlar.
Kapı kapanınca içerisi büyür; düş, gerçek olur; hayat olur; dışarısı ise, unutulmaya mahkûm bir uzam artığı olarak küçülür, parçalanır, unufak olurdu. Sonunda koca bir özgür ülke olurdu o minik teraslı, iki odalı ev. Baştan başa aşk koştur!..
( 16. DUVAR, syf. 307 )

…Aşk tüm algıları, yabancı tutkuları sıfırlıyor. Ne başka bir beden arzuluyor, ne başka bir haz… Ne başka bir ruh kalıyor, ne de başka bir hayat. Hiçbir ‘başka’ şeyin kalmadığı yerde, geriye sadece sadakat kalıyor. Ancak aşk yaratabilir bunu. Bunun için, kendi külleriyle yetinen sevgi gibi boynunu büküp el avuç açmaya yeltenmiyor. Sevgiden çok, tutkuyla karıştırılıyor aşk; ama dedim ya, sadakat her şeyi yerli yerine koyar. Sevgi ve tutku ikiziyle geçinir. Ama aşk asla! İki kişiyi severek hayatını sürdürebilirsin, iki kişiyle yatarak da. Oysa, aşkın biri bitmeden diğeri asla gelmez, gelemez…” dedi bir gün adam.
“İşte bu yüzden, aşkı bilen kadın, hazzı affeder; aşkı affetmez” dedi kadın...
( 17. ODA 323, syf. 323 )

…Terasta karşımda durmuş, bazen An Autumn in New York’taki hüzünlü Richard Gere… bazen de Moonstruck’taki coşkulu Nicolas Cage… gibi bakmıştı bana. Bense buğulu gözlerimle hep al yazmalı Türkan…
( 18. HALA, syf. 347 )

…Eğer, onun dediği gibi, kozmik bir bellek varsa bir yerde, sonsuz yalnızlığının içinde canı sıkıldığında veya asırlar boyu bunca mektup, bunca şiir, bunca intihardan sonra, aşk üzerine gerçek bir tez yazması gerektiğinde, eminim, bizim diskimizi koyup seyredecek…
( 19. NAZAN VE SELİM, syf. 377 )

…Ama hemen teslim olmadım. Asla! O treni hep bekledim. Sabırlı bir yolcu gibi. Gri ahşap bankın üzerinde sona kalan tek yolcu olsam da. Ama tren bir daha gelmedi. Ben kaçırmadım! Kendi isteğimle de inmedim. Rayların güzergâhı değişmişti sanki. Artık uğramıyordu o tren buraya. Uğramayacaktı. Sadece basit bir tarife değişikliği değildi bu. Paslı raylarını otlar bürümüş, solgun, gri boyalı istasyonda beklemekten sıkıldığımda, o geldi; aslında bir ray olduğumu fısıldadı kulağıma, ‘Bekleme, sen git, sen git!’ dedi, ‘aşka’…
( 20. MEKTUP, syf. 382 )

…şarabın mevsimi olmaz;
sadece bağlar bozulur.
tülün süzdüğü son kızıllığın
Tenes’in Baltası’yla dahi
kördüğüm gövdeleri kesip ayıramadığı
gecikmeli Dionysos siestaları;
-ki aşk olmazsa olmaz-
günbatımı vedalarıdır: şarabın zamanı…
( 21. TENES’İN BALTASI, syf. 393 )

…Nihayet sessizliğini bir soruyla bozdu Buğu: “Çıkış var mı?..”
Gölge adam durdu. Gölge kadın durdu. Ay durdu. Kayıklar durdu. Kafile halinde bütün gölgeler durdu. Yol durdu. Sadece aşk durmadı… Adam kadına baktı. Kadın adama baktı. Adam lacivert duvağını yavaşça kaldırdı kadının. Tam da ayın altındaydılar. Öpüştüler. Gölgeler çıt çıkarmadan alkışladı. Aşka inat kokular da durmadı; Uslu Aile pansiyonunun önündeki ıhlamur o gecelik en güzel nefesini onların üstüne saldı. Serin bir konfeti... Çı-kı, çı-kı, çı-kı. Müskebi’nin ardından çıkıp Adaboğazı’na doğru süzüldü piyade.
( 22. MAVİ YUNUS, syf. 418 )

…Aşkın terk ettiği benlik, kendi haklılığına dair gizli gizli bir kanıt çetelesi tutmaya başlıyor, bir kusur envanteri çıkarıyor kendine. Böylelikle evlilik farkında olmadan kayıt kuyut peşinde, tekdüze bir memuriyete dönüşüyor işte. ‘KUKSAK’ Kusur ve Kanıtları Sinsice Arşivleme Kurumu. Aşk kusursuzluğa çalışıp, ilişkiyi inanılmaz, neredeyse akılüstü kabullenişlerle nasıl kusurlardan arındırıyorsa, evlilik de zaman geçtikçe kusurlara çalışıyor, onlarla ilişkilendiriyor hayatı…
( 23. VECDİ, syf. 449 )

…Çantasından küçük kadife bir kese çıkardı.
“Uğur taşlarını Galeri’de unutmuşsun. Onları getirdim. Sana söylemiştim, bunları yanından ayırma diye.”
Adam avucuna döktü rengârenk minik taşları. Teos, Riva, Stanley Market, Bozburun, Bitez, Hyde Park, Sapanca… Gittikleri yerlerden kadının topladığı taşlar. Sonra i-pod’unu çıkardı, oturdu yatağın ucuna, “Sen yaparsın da, ben yapamam mı? Gerçi burada dinlerken Hyde Park’taki gibi, döne döne yuvarlanamayız çimenlerde ama, olsun! Uslu uslu dinle.”
( 24. PAPATYALAR VE BEYAZ MENDİL, syf. 475 )

…birbirimizden bir kanıt bekliyor olmamak. Yine de inandırıcılığımızı kaybetmemek için ara sıra birbirimize mucizelerimizi göstermek. Hayatın sürprizleri bittiği yerde yenilerini yaratmak. Sırları tüketmemek. Birbirimizin gözünde güzel kalabilme kaygılarımızın ve hayatın saçma ayrıntılarını paylaşabilme heyecanının son bulmaması. Eskiyi gücendirmeden, yeni mekânlar, yeni insanlar bularak, yeni olaylara karışarak ilişkimizi hâlâ sorgulatmanın, tenimizde ve ruhumuzda yeni keşiflere çıkmanın keyfini yaşamak. Birbirimizi güldürmek. Ara ara saklanmak. Birlikte çapkınlık yapmak. Her aşkın kendine özgü doğasınca kıvama geldiği dengede birbirimizi mala dönüştürmeden sahiplenmeyi başarabilmek…
( 25. CENNETİ GÖRDÜM; AMA BARINAMADIM, syf. 499 )
AŞKIN HAÇSIZ SEFERİ'NDE 25 BÖLÜM İÇİN ÖNERİLEN 25 FON MÜZİĞİ

1. ADAGIO.............................................LARA FABIAN / Adagio
2. TERAS................................................NAZAN ÖNCEL / Göç
3. HYDE PARK..................................... SEZEN AKSU / Aşk İçin Ölmeli Aşk
4. AYNA..................................................CHRİS DE BURG / Missing You
5. TAPINAK...........................................NANCY WILSON / Casablanca
6. BUZ MAVİSİ SOKAĞI.....................KERİM TEKİN / Karbeyaz
7. ÜÇGEN...............................................LEVENT YÜKSEL / Zalim
8. GALERİ..............................................SMOKIE / I’ll Meet You At midnight
9. MORS AŞKI...................L. ARMSTRONG / What A Wonderful World
10.KESTANE YAĞMURU....................JOE DASSIN / Et Si Tu N’existais Pas
11.BOŞLUK............................................MARİA CALLAS / La Mamma Morta
12.KIR DÜĞÜNÜ.................................CAT STEVENS / Sad Lisa
13.TANRI’NIN MEZUNİYET TEZİ...BEE GEES / How Deep Is Your Love
14.SINIF................................................TARKAN / Asla Vazgeçmem
15.ŞÖMİNE...........................................YENİ TÜRKÜ / Aşk Yeniden
16.DUVAR.............................................MOODY BLUES / Dust In The Wind
17.ODA 323...........................................AYNA / Fesleğen
18.HALA................................................YAŞAR / Masal
19.NAZAN VE SELİM..........................ROBERTA FLACK / Killing Me Softly
20.MEKTUP..........................................MUSE / Unintended
21.TENES’İN BALTASI........................FİKRET KIZILOK / Yeter ki
22.MAVİ YUNUS.............BÜLENT ORTAÇGİL / Benimle Oynar mısın?
23.VECDİ..........................ESRA KAHRAMAN / Cesaretin Var mı Aşka?
24.PAPATYALAR VE BEYAZ MENDİL....KARGO / Ayrılmam
25.CENNETİ GÖRDÜM AMA BARINAMADIM...G.Mac DERMOT/HAIR / Let The Sunshine In
MERAKLISI İÇİN AŞKIN HAÇSIZ SEFERİ’NİN SAYFA ARKASI…

Mayıs, 2006: Romanın tasarımıyla ilgili kalemle alınmaya başlanan ilk notlar…
Eylül-Kasım, 2006: Karakterlerin ve olay örgüsünün belirlenmesi, mekânların seçimi
Ocak, 2007: Monologların kaleme alınmaya başlanması
Nisan-Mayıs, 2007: Şiirlerden yapılacak alıntıların seçilmesi
Haziran, 2007: Dosyaya isim konuldu: “Buğu ile Çizgi”
Eylül, 2007 : Bölüm müziklerinin tespiti
Aralık, 2007: Dosya ismi değiştirildi: “Tanrı’nın Mezuniyet Tezi”
Ocak, 2008: “Tanrı’nın Mezuniyet Tezi” ilk kez bilgisayar klavyesinde…
Şubat, 2009: Yayınevine gönderilen ilk orijinal kopya
Mart, 2009: Yayınevinden gelen “Tanrı’nın Mezuniyet Tezi” nin yayın programına alındığı belirten bildirim
Nisan, 2009: Sözleşmenin imzalanması
Haziran, 2009: İkinci özgün dosyanın son eklentilerle yayınevine gönderilmesi
Ekim, 2009: Son düzeltmeler ve romanın yeni adı: “Aşkın Haçsız Seferi”
Kasım, 2009: Ön ve arka kapağın son halinin belirlenmesi
Aralık, 2009: Aşkın Haçsız Seferi’nin matbaaya gönderilmesi
Ocak, 2010: Aşkın Haçsız Seferi Kitap raflarında…

Meraklısı için küçük bir not daha: Aşkın Haçsız Seferi’nin bölümleri için alıntılanan 25 şiirin tamamı ayrıca “Buğu ve Çizgi” adı altında bir şiir kitabı olarak basılacak.