AŞKIN HAÇSIZ SEFERİ' NDEN BAZI ALINTILAR:…Olmak veya olmamak değil, ona ait olmak veya olmamak. Artık, mesele bu!..
Onu beklemek… Ona gitmek!.. Uçaklara binerek trenlerden inerek, bazen denizaşırı, bazen bir boğaz ötesi, heyecanla tüketilen uzaklıklar. Yabancı şehirlerdeki bu gizli kavuşmalar ise, başlı başına bir ayindi ikisi için de. Kendilerini özlemle terbiye ederek o inanılmaz kavuşma anına kilitlenen ruhların, fırtına öncesi dingin bekleyişi... Gidenin de, bekleyenin de, iliklerine dek hissettikleri o en faşizan aidiyet!..
( 1.ADAGIO, giriş…)
…Oysa adam, kadından habersiz, yolda, arabada, nerede olursa olsun “Bakmama” oyunu oynuyordu kendince. Aslında sadece oyun değil; gönüllü sadakat körlüğü!.. Karşıdan güzel bir kadın gelirken “bakmayacağım” der, başını çevirirdi adam. Hatta inadına tam o anda, onu düşünür, onun buğulu bakışlarını kestane bir perde olarak indirirdi gözlerine. Baksa ne olacak ki, kimin umurunda, ama bakmazdı işte. Huzur dolardı içi. Yerine getirilen bir ibadet kıvamında. Mutlanırdı oracıkta. Gözlerine dek sadık kaldığı için ona….
( 2.TERAS, syf.53)
Baktı kadına gözlerini kısarak; doğruldu hafifçe, ”Oranlar ne durumda şu an?” dedi.
“Yüzde 95 aşk, yüzde 5 meşk…”
“Eh!.. hemen hemen aynı.”
Çok nadir olarak içinde bulundukları anda aşk ve meşk arasında farklı kutuplarda dolaşırlardı. O an içinde oldukları hal farklı olsa da, sinsice güney kutbuna inmiş olan bunu yüzü kızararak kesik soluklarıyla, kuzey kutbunda kalmış olan masumane bakışlarıyla belli eder; sonuçta biri ötekini söz, im ve dokunuşlarla kendi tarafına çeker; o düşsel uzamda el ele, ama ne olursa olsun, yine aynı duygu ve tutku halesinin içinde, ortada, ekvatorda buluşurlardı…
( 3. HYDE PARK, syf.77 )“Yataktaki kadınla erkeğin âşık olduğunu nasıl anlarsın?”
“Bilmem… Nasıl?..”
“Burun buruna birbirlerine bakarak sevişiyorlarsa… Ve her şey bittiğinde, daha
hiçbir şey başlamamış gibi, hâlâ bu minik okşayışlar süregidiyorsa…”
(4. AYNA, syf.98 )Mırıldandı Çizgi, “Şu tapınak, bütün günahlarımızı alacak kadar büyüktür umarım.”
Kadın onu duymuştu: “Sonuçta bir Taç Mahal değil, o kadar abartma.”
Karşılıklı, mutlu gülücükler.
( 5. TAPINAK, syf.101 )
Artık yazgılarını birlikte değiştirmek veya bu aşkın sadece hak ettiği kadarını yaşamak ortak yazgıları olmuştu. Sadece birbirlerini değil, kaderlerini de sevebilmeleri için gerekli olan buydu: “Amor Fati!..” Adamın filozoflarından biri daha! Tanrı’yı acımasızca öldürse de, şunda haklıydı: “Uçurumları sevenin kanatları olmalı!..”
Başkasının elinde olan, başkasına ait olan nasıl sahiplenilip sevilebilirdi ki?.. Ama bir sevgili, ama kader… ne fark eder? Eğer sevecek bir kaderleri olmayacaksa, bir harf kaydırarak kalana razı olacaklardı: “Amorf Ati!..”
( 6. BUZMAVİSİ SOKAĞI, syf. 123)
…Bu aşkın… belki de her aşkın kendine özgü ritüelleri var. Bu konuda gördüğüm kadarıyla, asırlık mason localarından bile titiz. Bir şeyi atlarsam, bir milim irtifa kaybedersem acımasızca başa döndürülüyorum. Sisifos ile aynı kaderi paylaşıyoruz. O taşı bıkıp usanmadan zirveye taşımam lazım. Ama benimki tüyden hafif!.. Ben Sisifosların en mutlusuyum!.. Yaralanıp berelenebilirsin, önemli olan yorulduğunu hissetmemen. Âşıksan yorulmuyorsun ki! Yorulduğunu ilk hissettiğinde ise, zaten o çoktan gitmiş oluyor. Bir soru karşısında saniyelik bir çekince, uluorta nedensiz bir iç çekiş, anlamını bulamayan bir bakış, bir anda ilk güne döndürüyor beni. Ve o kaçınılmaz soru, her seferinde karşıma dikiliyor devasa bir kaya olarak, olanca heybetiyle: ‘Yoksa eskisi kadar sevmiyor musun beni?..’
( 7. ÜÇGEN, syf 145)
…Öpüşmek nedir ki?.. Öpüşmek aşktır!
Tutkular –hele yabancıysa birbirine– dudak büker, hiç önemsemez dudağı, hatta kaçar ondan. Dudak dudağı aramaz orada, salt ten arar kuru açlığını gidermek için.
Beden bedeni değil, dudak dudağı özlerse, aşktır.
Öpmek aşka dahildir, ön sevişmeye değil; öpüşmek, başlı başına ön aşktır zaten…
( 8. GALERİ, syf 179)
…O, başkalarının yanında hep ‘birileri’dir. Birisi değil, birileri… Meçhul biri yerine, meçhul birileri diye lafa girmek, yasağı yasal hale getirir; küçücük bir çoğul eki şaşırtıcı bir şekilde davaya meşruiyet kazandırır hemen. ‘Birileri’ şu filmi görmüş çok beğenmiştir; ‘Birileri’ herkesten farklı olarak hükümetten çok muhalefeti eleştirmektedir. ‘Birilerinin’ söylediğine göre hafta sonu Balkanlar’dan soğuk hava gelecektir. ‘Birileri’ önümüzdeki ay borsanın düşeceğini tahmin etmektedir. Aynı zamanda filanca sanatçımızın gay olduğunu söyleyen o ‘birileri’, İstanbul’da yeni açılan falanca restoranı da tavsiye ediyorlardır. Aşkın bahsetme semptomu!..
Bu ‘birileri’ ne çok bilir. Ve de hep doğrudur dedikleri. Veya o dediği için doğru olmak zorundadır. Konu, süne ve kımıl gibi hububat zararlılarına karşı alınacak önlemler bile olsa, nasıl olur anlamam, laf döner dolaşır sonunda ona gelir. Ben o ‘birilerini’ öyle seviyorum ki…
( 9. MORS AŞKI, syf. 195 )
…Tam olarak ne zaman uçup gitmişti aşk?
Nerede bitti?.. Belki o küçük sürprizlerimiz bittiğinde. Aşk gitmeden, galiba önce sürprizler gidiyor. Mesela, zamansız bir çiçek... Zamansız bir dokunuş. Yürekten kopan nedensiz bir hediye. Belki bir partide, bir arkadaş grubuyla gidilen bir eğlencede, kalabalıkların arasında göz göze gelmeler tükendiğinde. O dizeler artık zihinlere düşmemeye başladığında. Belki şarkılar kudretini yitirdiğinde. Getirilmeyen bir hırkada, örtülmeyen bir battaniyede. Açılmayan bir araba kapısında, tutulmayan bir paltoda. Biraz da kavuşmalar ve vedalardaki ölü sarılmalarda. Soyunurken veya giyinirken birbirimizden gizlediğimizi sandığımız o kaçamak bakışlarda. İlklerin anlamını yitirip, ruhsuz yıldönümleri dışında, 75. ayımız, 1000. günümüz gibi sıra dışı kutlamalara son verildiğinde… Öpülmeyen dudakta. Yürünmeyen yollarda belki. Bilmiyorum…
( 11. BOŞLUK, syf. 220 )
…Bir muammaya ihtiyacımız vardı. Bu muamma sayesinde aşk yaşayacaktı… Hiçbir zaman kavuşmamamız gerekiyordu. Kavuşmak sonun başlangıcıydı. Kavuştuktan sonra erkeğini öldüren Karadul’un bir gecelik mutluluğunu değil; peygamber böceğinin ışığa ebedi özlemini istiyordum... Peygamber sabrıyla! Kısacası ‘muammalı ebedi bir özlem.’ Yegâne formül buydu.
Oysa ben, o adamla birlikte turkuvaz ahşap pencereli bembeyaz bir hücrede müebbede mahkûm olsam bile, her gün binlerce muamma, binlerce özlem yaratacak kadar seviyordum onu; olur da, hayat bir gün şans verirse, tek bir özlem, tek bir muamma kırıntısı kalmasa bile. O dahil, dünyanın haberi yoktu...
( 14. SINIF, syf. 272 )
…Şöminedeki ateş, atılan odunlarla hâlâ sıcaklığını dalga dalga salıyordu; ama artık tenleri kavurmak adına eskisi gibi, tepeden bakmıyordu onlara. Yenilgiyi tatmış, biraz önce şahit olduklarıyla o bile terlemişti. Onun ateşinin asla beceremeyeceği kadar ılınmıştı duvarlar. Ayazın buğusunun yerini şehvetin buğusu almıştı. Karşısında sürtünen tenlerin çıkardığı kıvılcımlar odayı kendi alevlerinden daha fazla aydınlatmıştı. Belki, evin dışından da görülmüştü; şöminenin karşısında patlayan rengârenk flaşlar… Bütün sevişmeler güzeldir kuşkusuz. Ama sadece Gölge Kadın ve Gölge Adam seviştiğinde olur, bu ışıklı gösteri...
( 15. ŞÖMİNE, syf. 286 )
…Belki de her şey tarihsel bir döngüydü. Suçluların değil, suçlananların yüzyıllardır beyaz bir duvarın önünde kurşuna dizilmesi… İsterik bakışlarla! Biricik ihanetlerini çoğu kez bir ilk bağ bozumu coşkusuyla bu duvarın önünde yaparlardı. Her dokunuşları vücutlarında onulmaz bir kurşun yarası açar, bembeyaz duvarda masmavi lekeler kalırdı. Aslında en güvensiz sınırdı bu leke, zevk cümbüşünde aşkla tutku arasına çizilen… Gövdeler yaralarını daha fazla taşıyamayıp duvar dibine, birbirlerinin üstüne düştüğünde, bir kez daha bıkıp usanmadan sınır ötesi harekâta başlardı bakışlar.
Kapı kapanınca içerisi büyür; düş, gerçek olur; hayat olur; dışarısı ise, unutulmaya mahkûm bir uzam artığı olarak küçülür, parçalanır, unufak olurdu. Sonunda koca bir özgür ülke olurdu o minik teraslı, iki odalı ev. Baştan başa aşk koştur!..
( 16. DUVAR, syf. 307 )
…Aşk tüm algıları, yabancı tutkuları sıfırlıyor. Ne başka bir beden arzuluyor, ne başka bir haz… Ne başka bir ruh kalıyor, ne de başka bir hayat. Hiçbir ‘başka’ şeyin kalmadığı yerde, geriye sadece sadakat kalıyor. Ancak aşk yaratabilir bunu. Bunun için, kendi külleriyle yetinen sevgi gibi boynunu büküp el avuç açmaya yeltenmiyor. Sevgiden çok, tutkuyla karıştırılıyor aşk; ama dedim ya, sadakat her şeyi yerli yerine koyar. Sevgi ve tutku ikiziyle geçinir. Ama aşk asla! İki kişiyi severek hayatını sürdürebilirsin, iki kişiyle yatarak da. Oysa, aşkın biri bitmeden diğeri asla gelmez, gelemez…” dedi bir gün adam.
“İşte bu yüzden, aşkı bilen kadın, hazzı affeder; aşkı affetmez” dedi kadın...
( 17. ODA 323, syf. 323 )
…Terasta karşımda durmuş, bazen An Autumn in New York’taki hüzünlü Richard Gere… bazen de Moonstruck’taki coşkulu Nicolas Cage… gibi bakmıştı bana. Bense buğulu gözlerimle hep al yazmalı Türkan…
( 18. HALA, syf. 347 )
…Eğer, onun dediği gibi, kozmik bir bellek varsa bir yerde, sonsuz yalnızlığının içinde canı sıkıldığında veya asırlar boyu bunca mektup, bunca şiir, bunca intihardan sonra, aşk üzerine gerçek bir tez yazması gerektiğinde, eminim, bizim diskimizi koyup seyredecek…
( 19. NAZAN VE SELİM, syf. 377 )
…Ama hemen teslim olmadım. Asla! O treni hep bekledim. Sabırlı bir yolcu gibi. Gri ahşap bankın üzerinde sona kalan tek yolcu olsam da. Ama tren bir daha gelmedi. Ben kaçırmadım! Kendi isteğimle de inmedim. Rayların güzergâhı değişmişti sanki. Artık uğramıyordu o tren buraya. Uğramayacaktı. Sadece basit bir tarife değişikliği değildi bu. Paslı raylarını otlar bürümüş, solgun, gri boyalı istasyonda beklemekten sıkıldığımda, o geldi; aslında bir ray olduğumu fısıldadı kulağıma, ‘Bekleme, sen git, sen git!’ dedi, ‘aşka’…
( 20. MEKTUP, syf. 382 )
…şarabın mevsimi olmaz;
sadece bağlar bozulur.
tülün süzdüğü son kızıllığın
Tenes’in Baltası’yla dahi
kördüğüm gövdeleri kesip ayıramadığı
gecikmeli Dionysos siestaları;
-ki aşk olmazsa olmaz-
günbatımı vedalarıdır: şarabın zamanı…
( 21. TENES’İN BALTASI, syf. 393 )
…Nihayet sessizliğini bir soruyla bozdu Buğu: “Çıkış var mı?..”
Gölge adam durdu. Gölge kadın durdu. Ay durdu. Kayıklar durdu. Kafile halinde bütün gölgeler durdu. Yol durdu. Sadece aşk durmadı… Adam kadına baktı. Kadın adama baktı. Adam lacivert duvağını yavaşça kaldırdı kadının. Tam da ayın altındaydılar. Öpüştüler. Gölgeler çıt çıkarmadan alkışladı. Aşka inat kokular da durmadı; Uslu Aile pansiyonunun önündeki ıhlamur o gecelik en güzel nefesini onların üstüne saldı. Serin bir konfeti... Çı-kı, çı-kı, çı-kı. Müskebi’nin ardından çıkıp Adaboğazı’na doğru süzüldü piyade.
( 22. MAVİ YUNUS, syf. 418 )
…Aşkın terk ettiği benlik, kendi haklılığına dair gizli gizli bir kanıt çetelesi tutmaya başlıyor, bir kusur envanteri çıkarıyor kendine. Böylelikle evlilik farkında olmadan kayıt kuyut peşinde, tekdüze bir memuriyete dönüşüyor işte. ‘KUKSAK’ Kusur ve Kanıtları Sinsice Arşivleme Kurumu. Aşk kusursuzluğa çalışıp, ilişkiyi inanılmaz, neredeyse akılüstü kabullenişlerle nasıl kusurlardan arındırıyorsa, evlilik de zaman geçtikçe kusurlara çalışıyor, onlarla ilişkilendiriyor hayatı…
( 23. VECDİ, syf. 449 )
…Çantasından küçük kadife bir kese çıkardı.
“Uğur taşlarını Galeri’de unutmuşsun. Onları getirdim. Sana söylemiştim, bunları yanından ayırma diye.”
Adam avucuna döktü rengârenk minik taşları. Teos, Riva, Stanley Market, Bozburun, Bitez, Hyde Park, Sapanca… Gittikleri yerlerden kadının topladığı taşlar. Sonra i-pod’unu çıkardı, oturdu yatağın ucuna, “Sen yaparsın da, ben yapamam mı? Gerçi burada dinlerken Hyde Park’taki gibi, döne döne yuvarlanamayız çimenlerde ama, olsun! Uslu uslu dinle.”
( 24. PAPATYALAR VE BEYAZ MENDİL, syf. 475 )
…birbirimizden bir kanıt bekliyor olmamak. Yine de inandırıcılığımızı kaybetmemek için ara sıra birbirimize mucizelerimizi göstermek. Hayatın sürprizleri bittiği yerde yenilerini yaratmak. Sırları tüketmemek. Birbirimizin gözünde güzel kalabilme kaygılarımızın ve hayatın saçma ayrıntılarını paylaşabilme heyecanının son bulmaması. Eskiyi gücendirmeden, yeni mekânlar, yeni insanlar bularak, yeni olaylara karışarak ilişkimizi hâlâ sorgulatmanın, tenimizde ve ruhumuzda yeni keşiflere çıkmanın keyfini yaşamak. Birbirimizi güldürmek. Ara ara saklanmak. Birlikte çapkınlık yapmak. Her aşkın kendine özgü doğasınca kıvama geldiği dengede birbirimizi mala dönüştürmeden sahiplenmeyi başarabilmek…
( 25. CENNETİ GÖRDÜM; AMA BARINAMADIM, syf. 499 )